Yalnız Başına

Bu yazıyı, Anton Krupicka, 29 Şubat’ta, RunningTimes’daki blogunda yayınladı. Koştuğu kadar çok okuyan ve yazan biri olduğunu bildiğim Krupicka, yazılarında oldukça ağır bir İngilizce -sadece bizim gibi ana dili farklı olanlar için olmadığını tahmin ediyorum- kullanıyor. Ben de profesyonel bir çevirmen değilim. Ama koşma eylemine, özellikle uzun koşmaya, böylesi bir bakış açısını da burada, koşanlarla paylaşmak istedim. Çeviride bir hatamı farkederseniz lütfen uyarın. 

David Foster Wallace, öldükten sonra yayınlanan, son romanı The Pale King’de, IRS’de (Amerikan Vergi Dairesi) çalışan bir masabaşı memuru olmak bağlamında (ki açıkça dayanılmaz derecede sıkıcı ve monoton bir iştir) durağanlık ve can sıkıntısı kavramlarını masaya yatırır. Bekleneceği gibi, DFW, bu henüz tamamlayamamış olduğu kitabında bile eksiksiz çalışmış ve bazı sarsıcı soruları eşelemek konusunda tereddüt etmemiştir. Kitabın açılım bölümünde (ki sekiz bölüm sonra ortaya çıkar) Wallace, açık yüreklilikle, insanların can sıkıntısı ve durgunluktan neden nefret ettiklerini merak eder.

Belki de durgunluk, değişmeyen ve donuk şeylerin, insanların daha derin bir acıdan kaçınmaları için yeterli uyarımı sağlayamamaları nedeniyle ruhsal acı ile ilişkilendirilir. Bu daha derin acı, düşük düzeyde de olsa her zaman var olan, hepimizin neredeyse tüm zamanını ve enerjisini (farkında olarak veya olmadan) hissetmemek veya en azından doğrudan ya da tümüyle hissetmemek için dikkatini başka şeylere yönlendirmeye çalıştığı acıdır.

Odaklanmama konusundaki toplumsal eğilimimizin o kadar dehşet verici olduğu konusunda ikna olmadım (Wallace ikna olmuş ve sonunda intihar etmiştir) ama şu geçerli bir sorudur: neyden kaçınmak için kendimizi oyalıyoruz?

Dün Exogen Ultrasound Kemik İyileştirme Sistemi satın aldım. Smith&Nephew temsilcisi Liz, bana sistemin altında yatan bilimi ve uygulanışını anlatırken (ana fikir sistemin sadece kemik matrisini değil hücresel seviyede tüm hücreleri onarması-sonuçta benim rahatsızlığım stres kırığı değil), tabii ki sohbet dönüp dolaşıp koşucu olarak ne yaptığım konusuna geldi. Konu açılır açılmaz, dışarıda o kadar uzun süre koşarken ne düşündüğümü öğrenmek istedi. Ultra maraton mesafeleri konusuna aşina olmayan neredeyse herkes bu soruyu sorar.

Tabii ki koşucular olarak bu soruya embesil gibi görünmeden, açıklıkla cevap vermenin imkansız olduğunu biliriz. Dürüstçe yanıtlansa, yanıt hiç de ilgi çekici veya seksi olmayacaktır. Bu yüzden biz de klişelere sığınırız. “Kafamı temizlemek için kendime ayırdığım zaman.” “Meditasyon yöntemim.” “Kendimle baş başa kaldığım kendi zamanım.” “Akıl sağlığımı yerinde tutmama yardım ediyor.”

Evet, sanırım bunların tümü doğru ama asıl meseleyi ıskalıyorlar. Benim için gerçek cevap biraz çelişkili. Hem hiçbir şey düşünmüyorum hem de her şeyi düşünüyorum. Genellikle de bu ikisi aynı anda oluyor. Başka bir deyişle, aslında düşünmüyorum. Onun yerine, dinliyorum. Mümkün olabilen en istemsiz biçimde kendimi dinliyorum.

17 yıl koştuktan sonra, bu doğası gereği benmerkezci olan dinleme -her şeyin ve hiçbir şeyin zihnimde ard arda meydana gelen tınlamalarına izin verme- eylemi, koşmadığımda özlediğim ilk şey. Koşmak, her gün, doğal olmayan dikkat dağıtıcı etkenlerden uzak, sadece var olduğum bir zaman aralığı.

Wallace’ın da ortaya koyduğu gibi, modern toplumda, insan türünün tamamı olarak, birinin bütün dikkatiyle kendini dinlemesine fobi mertebesinde hoşnutsuz bakar hale geldik. Bunu bir değer yargısı gibi ortaya koymak istemem -huzurlu bir biçimde yalnız olmakla ilgili doğası gereği iyi veya daha iyi bir şeyler olduğu konusunda ikna olmuş değilim- ama bildiğim bir şey var ki, bu benim için günlük rutinimin önemli ve eşsiz bir parçası. Ve görünen o ki, bu aynı zamanda medeniyet olarak hızla uzaklaştığımız bir şey.

Bir dayanıklılık etkinliğinde kendi fizyolojik sınırlarıyla karşı karşıya kalmış herkes asıl sınırlayıcının genellikle fiziksel olmadığını, aslında zihinsel, hatta ruhsal olduğunu bilir. Zorlu bir 100 mil yarışının son 20 mili, kendi kendini sınama ve tüm dikkatiyle hissetme seansından başka ne olabilir ki. Evet, acı, bıkkınlık, kusma, tökezleme vb. gibi daha birçok şey olabilir. Ama, nihayetinde tüm bunlar, oldukça kişisel süreçler olan bitiş çizgisine gidecek motivasyonu arama ve deneyimi tamamen içgüdüsel bir biçimde hissetme süreçlerinin yanında ikincil kalırlar. O deneyimi yaşamamış kişiler için 100 mil yarışları çok merak uyandırır ama bir türlü kendileri ile ilişkilendiremezler. Bence bunun nedeni deneyimin fazlasıyla kişisel olmasıdır. Neredeyse sürekli olarak, bilerek ve isteyerek dikkatimizi dağıttığımız için hayatın birçok alanında yaşamaya alıştığımızdan çok daha kişisel bir deneyim.

Koşmak genellikle tam odaklanma isteyen bir eylemdir ve bunun bizi daha iyi insanlar yaptığını söylemek istemesem de, “dışarı” odaklanma yerine sık sık “içeri” odaklanma egzersizleri yapıyor olmak bizleri diğer erdemlerin ötesinde, alçak gönüllü ve sevecen olmaya daha açık hale getiriyor. Ve, onları elde etmek, bilerek ve isteyerek monotonluk ve sıkıcılıkla uğraşmayı gerektiriyor olsa da dünyanın daha fazla alçak gönüllülüğe ve sevecenliğe ihtiyacı olacağını tahmin etmek çok yanlış olmaz. Sonuçta, DFW’nin, koşmayı, bir dağılmama egzersizi olarak onaylayacağını düşünmek hoşuma gidiyor.

Mert Derman

Yazar hakkında: Mert Derman

Ankara’da yaşıyor ve 2008’den beri koşuyor. Uzun mesafe koşu ve triatlon antrenmanları yapıp bu yarışlara katılıyor. Teknolojiye meraklı, işi de o konuda. Ilgaz Kuruyazıcı ile birlikte “koşturmaca podcast”ini kaydediyor ve her hafta yayınlıyor. Kişisel blogu http://ritimblog.com adresinde.

15 Cevaplar

  1. Noyan 'Doktor' Kıran dedi ki:

    Koşmayı bu sebeple seviyorum herhalde. Anton gibi, yüzlerce düşünce içinde koca bir sıfır’la sadece yol ve ben.

    • Mert Derman Mert Derman dedi ki:

      birisi yazının altına yazdığı yorumda, arkadaşının şu lafını yazmış, çok hoşuma gitti:
      “We solve all the worlds problems on a long run, and then, return, having forgotten all the answers.”
      “Uzun koşularımız sırasında dünyanın tüm problemlerini çözüyoruz, sonra, tüm çözümleri/cevapları unutmuş olarak dönüyoruz.”

    • TurnThePage dedi ki:

      Forrest Gump’ın koşma nedeni çok hoşuma gitmişti:
      “Geçmişi geride bırakmak için koştum.”

  2. Noyan 'Doktor' Kıran dedi ki:

    bu sözü listeye eklemek lazım…

  3. Kerem Ozsoy dedi ki:

    Bir arkadaşım sporcu adamdan zarar gelmez demişti. Bu sözü bende çok yer etti. Aslında çoğu konuda da önemli bir referans noktası oldu. Lise birinci sınıftan beri, zaman zaman temposunda inişler çıkışlar olsa da spora yakın oldum. Ve bu sürede tanıdığım insanlar hep arkadaşımın bana söylediğini doğrular oldu.

    Sanayileşen toplumun ve sanırım katolik klisesinin zaman içinde modern dünyayı inşaa ederken; insanlığı, sistemin devamı kolaylaştırmak için, insanın antropolijik evrim esaslarını unutarak (göz ardı ederek) koyduğu kurallar türümüzü hem psikolojik hem de fizyolojik olarak daha sıkıntılı bir noktaya sürükledi.

    Uzun koşmayı yeniden keşveden insanlığın, doğasıyla yeniden buluştuğu noktada daha sağlıklı, mutlu ve sonuç olarak daha ahlaklı olması ve daha huzurlu bir hayat varılacak (belki ütopik ) şahane bir yer olurdu sanırım.

    Daha mutlu insanlık için spor…

  4. Noyan 'Doktor' Kıran dedi ki:

    İşte Kerem’in son sözü de bizim listeye girer… Ağzına sağlık.

  5. Ilgaz Kuruyazici Ilgaz Kuruyazici dedi ki:

    bu link’i buraya koyayım mı bilemedim, ama reklamın anlattığı olay beni bu kadar etkileyince, üzerine de dan diye bu yazı gelince “neden olmasın?” dedim. Markadan ve Abi’den bağımsız seyrediniz…
    Mert bravo bu arada sana da.

  6. Ilgaz Kuruyazici Ilgaz Kuruyazici dedi ki:

    yukarda olması gereken link: http://www.youtube.com/watch?v=PAnRVaQ535I&feature=related

  7. Oğuz Perçinel dedi ki:

    “neden uzun koşuyorsun ?” sorusu ile daha sık karşılaşılıyor sanki.
    DNA mızda ,ilk çağlardan gelen genler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İnsanın ayağa kalkması ve koşması,o çağdaki birinci ihtiyacını sağlayabilmek (beslenme) içindi.Aynı şekilde yaşımız ilerledikçe yağlanma oranımızın artması da , antik genlerimizde yer alan yaşlılık ve avlanmanın ters orantılı olarak formüle edilmesinden kaynaklandığı da söylenmekte.
    Burada belkide tarif edemediğimz şey, aslında tam odaklanma hali olabilir, belki de bir çeşit transa geçme.

    Aşağıdaki yazının girişinde konu ile ilgili bir bölüm var.
    http://news.harvard.edu/gazette/story/2012/04/chasing-down-a-better-way-to-run/

  8. TurnThePage dedi ki:

    Forrest Gump’ın yorumunu hatırlatıyorum:
    “Geçmişi geride bırakmak için koştum.”

  9. Asime Gündüz dedi ki:

    Neden başlık yalnız başına? bence “Tek Başına” 🙂

  10. runrunrun dedi ki:

    insan beyni gün içinde alakasız şeylere maruz kalıyor.(tv, medya,reklam panoları vs.)koşarken tamamen kendimle baş başa kalıyorum.beynim bu gereksiz zihinsel çöpten arınıyor.kendim oluyorum.bu kadar bireysel olmak kollektif toplum yapısına ters gelebilir ancak her insanın kendinle baş başa kalmaya ve iç sesini duymaya ihtiyacı vardır diye düşünüyorum.koşarken bunu yapabiliyorum

  11. erkan dedi ki:

    Varim öyleyse koşuyorum cevabi 2 asir onceydi. yarinin cevabi ise önce koşu vardi ve insanoğlu var olani devam ettirdi seklinde felsefik de değildir kisacasi olması gerektiği i icindir

  1. 16/03/2012

    […] IAAF sitesi. Anton Krupicka’nın yazısının orjinali ve benim yapmaya çalıştığım çevirisi. Ilgaz’ın sözünü ettiği Atilla Erdemli’nin Spor Yapan İnsan başlıklı kitabı. […]

  2. 27/02/2015

    […] girmediğiniz, girmemeyi seçtiğiniz yerlere girmenizi sağlıyor. Bu konuda yazılmış çok sevdiğim bir makaleye şöyle bir yorum gelmişti. Anlatmaya çalıştığım şeyi çok güzel özetliyor […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir